
Hayatım boyunca içimden cümleler geçti bir türlü söyleyemediğim, sonra fark ettim hayatım içimden geçen cümleler içinde geçti. Edebiyat korktuğumda, sıkıldığımda, üzüldüğümde, kaygılandığımda sığındığım, saklandığım, korunup kollandığım mağaram oldu benim için. Duvardaki gölgelerde hayatı gördüm, gerçek hayattan daha da anlamlıydı gölgeler. Yazmaya da böyle başladım daha ilkokulda Alice Harikalar Diyarı’ndaki acelesi olan, geç kalan tavşanla tanışınca. Harflerin aslında çok gizli bir şifre gibi sonsuz bir düş gücü sunduklarını fark ettim. Sonra düşe kalka hep bir düşü kovaladım. Düpedüz güpegündüz düşler kurdum harflerle, yazabilen insanların hepsinde aynı heyecan yoktu şaşırdım. Dili günlük, sıradan işler için kullanıyorlardı sadece, üzüldüm. Neden yazdığımızı düşündüm.
Yazarları avcı olarak görüyorum çoğu zaman, hem de avlarının içlerini doldurup duvarlarında canlıymış gibi sergileyen avcılardan. Anları avlıyor sonra içlerini doldurup “Bak, öldü ama hep yaşıyor gibi,” diyorlar. Peki, neden? “Garibin hikâyesini dinlemek için yine bir garip kulağı gerek, der Mevlâna. Kulağımıza fısıldanan hikâyeler var, bir de bu garip hikâyeleri duysun istediğimiz insanlar. Belki de korkuyoruz kendi kendimize hikâyeleri duymaktan ve konuşmaktan. Bu işte bir ‘gariplik’ var, yazmamız bundan.
Burada içimden geçen öyküler, denemeler, şiirler, kitaplar, filmler olacak. Sadece… Henüz vakit varken… Yazabiliyorken… Hayatın anlamını yakalayıp kaydını tutabileyim diye.